Antlaşma Tanrımız | Mısırdan Çıkış 3:1–15

Fikret Böcek tarafından

Antlaşma teolojisine bakış

Antlaşma Tanrımız

Antlaşma Teolojisine Bakış #1

Size büyük bir dünya haritası versem ve bu harita üzerinde küçücük bir ada olan Fanning Island (Fanning Adası) isminde bir adayı bulmanızı istesem ne kadar zamanda bulursunuz acaba? Fanning Adası o kadar küçük ki belki haritada adı bile yazılmış olmayabilir. Adanın yerini ararken Avutralya’nın yaklaşık 7000 km kuzey doğusunda olduğunu söylersem daha kolay bulursunuz ama yine de zorlanırsınız. Okyanusun ortasındaki bu küçük noktayı dikkatlice ararken haritada büyük harflerle yazılı  PASİFİK OKYANUSU yazısını bile görmezsiniz. Küçük ayrıntıların ortasında büyük resmi de göremezsiniz. Kutsal Yazıları okurken de durum aynıdır. Kutsal Yazılardaki antlaşmalara bakmak Kutsal Kitap’taki büyük harfleri incelemek ve kelamın birleştirici anlamını öğrenmek ve çözmek gibidir. Michael Horton bununla ilgili şöyle bir tanım yapıyor: “antlaşmalar Kutsal Yazılara dayalı imanın ve uygulamaların yapısını ayakta tutan arkitektonik bir yapı ve taşıyıcı kolonlardır.

İşte bu temel mesajın özü günahkarların nasıl lütufla kurtulduğu konusudur. Geçen haftalarda ‘Neden Protestanız’ adını verdiğimiz vaaz serimizde lütuf doktrinlerini incelemiştik. Ama bugün lütufla kurtulmayı anlatan büyük resme odaklanan bir vaaz serisine başlıyoruz. Yani Tanrı’yla bir ilişkiye girmek için lütufla nasıl kurtarıldığımıza bakacağız. Hristiyanlar lütufla kurtulup Tanrı’yla bir ilişkiye sahip olmanın Hristiyanlığın özü olduğunu söylüyorlar, değil mi?

Peki Tanrı’yla bir ilişkiye sahip olmak ne anlama geliyor? Zaten bütün yaratılışın öyle ya da böyle Tanrı’yla bir ilişkisi yok mu? Tabii ki var! Bizim farkımız şu: Bu ilişkinin doğası tamamen bir antlaşmaya dayanmaktadır. Yani bu ilişki bir antlaşma ilişkisidir. Tanrı’nın kendisiyle ilgili vahyini Kutsal Yazılar’daki antlaşmalarda incelediğimiz zaman, Tanrı’nın aklını ve yüreğini daha iyi anlarız. Antlaşmalar bize Tanrı’nın düşüncelerini açan anahtarlardır.

Einstein’ın bir sözü geliyor aklıma: ‘Ben bu fenomenle, şu fenomenle ilgilenmiyorum. Ben Tanrı’nın düşüncelerini bilmek istiyorum.’ Bizler Kutsal Yazılar’daki antlaşmalara bakarak Tanrı’nın düşüncelerini, yüreğini ve sevgisini çok daha iyi görerek Rabbimize sevgi ve sadakatle bağlanıyoruz.

Reform teolojisi antlaşma teolojisidir. Reform teolojisi sadece kalvinizmin beş maddesi değildir ya da sadece seçilmişlik ya da Tanrı’nın hakimiyeti konusu da değildir.

Başlama Noktası: Ebedi Tanrı

Kutsal Yazıları açıp “Başlangıçta Tanrı” (Yar. 1:1) ayetini okuduğumuzda herşeyin başlama noktasının ebedi Tanrı olduğunu görüyoruz. Tanrı’nın antlaşmasıyla ilgili başlama noktamız budur. Westminster İnanç Açıklamasının da belirttiği gibi Tanrı ile yaratılan arasındaki mesafe çok büyüktür (7.1). Bu mesafe Tanrı’yla bizim aramızdaki mekansal bir uzaklık anlamına mı gelmektedir? Hayır! Çünkü Tanrı’nın her an her mekanda her yerde olduğunu biliyoruz. O zaman, bu ne anlama geliyor?

Bu mesafe mekansal bir uzaklık değil, ontolojik bir uzaklıktır. Yani, Tanrı Tanrıdır ve onun dışındaki her şey yaratıktır, yaratılmıştır. Nokta!  Siz Tanrı değilsiniz! O engindir, uçsuz bucaksızdır. Hiçbir mekanla sınırlı değildir. Siz sınırlısınız. O ebedidir, sonsuzdur. Zaman O’nu sınırlandıramaz, kısıtlayamaz. Siz zamanla sınırlı, kısıtlısınız. Ve O’nun enginliğine ve ebediliğine O’nun sonsuzluğu diyoruz. Tanrı’ya hiçbir sınırlama, kısıtlama, tahdit koyulamaz. “Başlangıçta Tanrı” (Yar. 1:1) ayetini okuduğumuzda daha henüz hiçbir şey yokken O’nun varlığını görüyoruz. Ve hiçbir şey  yokken zamanın da olmadığını öğreniyoruz.

Tanrı sonsuz olduğu için yarattıklarından da bağımsızdır. Yaratılışa ihtiyacı yoktur. Yaratılışla sınırlandırılamaz. Tanrı “tamamen özgürdür…bağımsızdır.” (WİA 2.1). Tanrı “tüm yaşama, yüceliğe, Kendi içinde sahiptir.” Ve… “Tanrı tümüyle kendine yeterlidir; yarattığı hiçbir şeye gereksinimi olmadığı gibi, onlardan hiçbir yücelik de almaz; fakat sadece kendi yüceliğini onlarda, onların aracılığıyla, onlara ve onların üzerinde gösterir.” (WİA 2.2).

Kutsal Yazılar’daki bazı ayetlere bakalım. Yeşaya 40: 13-17’yi açalım. “RAB’bin düşüncesine kim akıl erdirebildi? O’na öğüt verip öğretebilen var mı? Akıl almak, adalet yolunu öğrenmek için RAB kime danıştı ki? O’na bilgi veren, anlayış yolunu bildiren var mı? RAB için uluslar kovada bir damla su, Terazideki toz zerreciği gibidir. Adaları ince toz gibi tartar. Adakları yakmaya yetmez Lübnan ormanı, Yakmalık sunu için az gelir hayvanları. RAB’bin önünde bütün uluslar bir hiç gibidir, Hiçten bile aşağı, değersiz sayılır.

Ayrıca bizlere ‘YAHVE’yi övün’ diyen ve sonra da bunun nedenini açıklayan Mezmur 113’e bakalım: “RAB bütün uluslara egemendir, Görkemi gökleri aşar. Var mı Tanrımız RAB gibi, Yücelerde oturan, Göklerde ve yeryüzünde olanlara Bakmak için eğilen? Düşkünü yerden kaldırır, Yoksulu çöplükten çıkarır; Soylularla, Halkının soylularıyla birlikte oturtsun diye. Kısır kadını evde oturtur, Çocuk sahibi mutlu bir anne kılar. RAB’be övgüler sunun!

 Evet, Yahve övülmeye değerdir. Bu ayetin WİA 7:1’de şöyle uygulandığını görüyoruz: O’na itaat etme zorunluluğuna sahip olan düşünebilen insanlar…Tanrı Tanrı olduğu için ‘övülmeye değerdir’ (Mez. 18:3). Musa yanan çalının önünde yere kapanmıştı. Mezmur 100 tüm yeryüzünün YAHVE’ye ‘sevinç çığlıklarıyla ’ (a. 1) hizmet etmesini ve Tanrı’nın huzuruna gelmesini (a.2) söylüyor. Neden? Çünkü “YAHVE… Tanrıdır” ve “bizi yaratan da O’dur” (a. 3).

 Pavlus Atina’da tanrılara, tanrıçalara ve hatta ‘bilinmeyen tanrıya’ (Elç. İşl. 17:23) tapınan Atinalı filozoflara müjdeyi vaaz ettiğinde onlara şöyle dedi: “Dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, yerin ve göğün Rabbi olan Tanrı, elle yapılmış tapınaklarda oturmaz. Herkese yaşam, soluk ve her şeyi veren kendisi olduğuna göre, bir şeye gereksinmesi varmış gibi O’na insan eliyle hizmet edilmez. Tanrı, bütün ulusları tek insandan türetti ve onları yeryüzünün dört bucağına yerleştirdi.” (Elç. İşl. 17:24–25).

İhtiyaç: Tanrı’nın Lütfu

Bu durum bizi ihtiyaca götürüyor. Bu da Tanrı’nın lütfuna olan ihtiyaçtır. İnanç açıklamamız şu açıklamayla devam ediyor: ‘eğer Tanrı onlara yaklaşmazsa O’ndan hiçbir şekilde bereket ya da ödül alamazlar’ (7.1). Tanrı kendi kendisine yeterlidir ve kendisi dışında başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Musa bu gerçeği harika bir şekilde görmüştü. Çalı yanmaya devam ettiği halde ateş çalıyı yakıp kül etmiyor. Bu da Rabbin Yaşayan ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadan herşeye yeten Tanrı olduğunu göstermek içindi.

Eğer Tanrı kendi dışında bir şey yapıp yaratma ve yaratılışıyla paylaşma eylemine başlarsa bunu yapma özgürlüğüne sahiptir ve bunu yapması için hiçbir engel yoktur. Tanrı’nın kendisini yaratmış olduklarıyla paylaşma zorunluluğu ya da ihtiyacı yoktu. Bu tamamen Tanrı’nın kendi isteğinden kaynaklanan gönüllü bir hareketti.

Başlangıca gidecek olursak, Yaratanla yaratılan arasındaki ontolojik fark ve mesafe çok uzak olduğu için Tanrı’nın yaratmaya ve yaratmayı nasıl yapacağına karar vermesi Tanrı’nın lütfundan kaynaklanan bir karardı. Bu lütuf bizim seviyemize, bizim iyiliğimiz için inmek anlamına geliyordu.

Yöntem: Tanrı’nın Antlaşması

Tanrı’nın gösterdiği bu lütfun yöntemi ise Tanrı’nın antlaşmasıdır. Tanrı’nın antlaşması Tanrı’nın lütfunu gösterme şeklidir. Westminster İnanç Açıklaması şöyle der: Tanrı ise bunu onlarla antlaşma yapma yoluyla gerçekleştirmekten hoşnut olmuştur (7.1). Eski ve yeni toplumlarda antlaşmalar, sözleşmeler ve paktlar tarafların karşılıklı çıkarlarını korumayı gözetir. İşte Tanrı’nın antlaşmasının farkı da burada görülüyor. Tanrı antlaşmaları kendi çıkarları için değil, bizim çıkarlarımız yani bizim iyiliğimiz için yapmıştır.

Onun antlaşması nedir?  Tanrı’nın kendi sevgisini nasıl alacağımızı ilan ettiği bir yoldur ve Mesih’te bir olmaktır ve O’na paydaş olma yoludur. Tanrı’yla ilişkimiz Mesih’le olan birliğimiz ve onunla olan paydaşlığımızdır. İşte gerçek mutluluğun kaynağı da bu ilişkidir. Mezmur 25:14’te de dediği gibi: “RAB kendisinden korkanlarla paylaşır sırrını, Onlara açıklar antlaşmasını.

Musa da bu sevgiye şahit olmuştu: “Ben babanın Tanrısı, İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı’yım.” (MÇ 3:6). İbrahim’le antlaşmasını yapan Tanrı, antlaşmayı 2:23-25’te hatırlıyor ve şimdi de antlaşmayı yerine getiriyor. Halkını unutmamıştı: RAB, “Halkımın Mısır’da çektiği sıkıntıyı yakından gördüm” dedi, “Angaryacılar yüzünden ettikleri feryadı duydum. Acılarını biliyorum” (a. 7) ve “Bu yüzden onları Mısırlılar’ın elinden kurtarmak için geldim” (a. 8) diyor.

Ama Musa “Ben kimim?” (a. 11) sorusunu soruyor. Rab’bin cevabına dikkat edin: “Ben seninle olacağım” (a. 12). Sonra Musa şu soruyu soruyor: “Sen kimsin?” Rab cevap veriyor: “BEN BENİM” (a. 14), şöyle de çevirebiliriz: “BEN BEN OLANIM.” YHVH harflerine ‘dört harf’ anlamına gelen tetragramaton diyoruz. Bu isim Tanrı’nın kendisine vermiş olduğu isimdir. Biz O’na bir isim vermiyoruz, O kendisine isim veriyor. Bu çok önemli çünkü eski dünyada her ismin bir anlamı vardı. Kişinin kim olduğu ya da karakteri ismiyle belirtilirdi. Rabbin adı kendisine işaret eden bir isimdir. YAHVE adı Tanrı’nın kendi halkının Tanrı’yla ilişki içerisinde olması ve ona sımsıkı tutunması için halkına verilmişti. Rab Musa’ya “BEN BEN OLANIM” diyerek İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a, Yusuf’a ne ise İsrail halkına ve ebedi halkı olan kilisesine de aynı kişi olacağını söylemiş oluyor.

Bugün bu Tanrı’yı İsa Mesih’te tanıyan bizler için “İsa Mesih dün, bugün ve yarın aynıdır” (İbr. 13:8). Güvencemiz de budur.

İşte Antlaşmanız budur. Kutsal Yazılar’daki antlaşmaların bizlere gösterdiği sevgi ve sadakat Tanrısı budur. Bugün size yüreğini gösteriyor. Bugün sizlere düşüncelerini ve tasarılarını açıyor. Siz de kendi yüreğinizi ve düşüncelerinizi O’na vermeye hazır mısınız?Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un Adıyla. Amin.

 

 

 

Başka Sormak İstediğim Bir Şey Var...

Bize Bir Mesaj Yollayın

MESAJIN KONUSU

7 + 7 =